Deniz Gürsoy, Çilingir Sofrasında Rakı - 2001, Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. Şti., yazarın onayı alınarak
kullanılmıştır.
MEYHANENİN GEÇMİŞİ
Meyhane kültürü Liman kültürünün bir parçası olarak süregelmiştir. Çünkü gemiciler
indikleri limanda bekardır ve içerek geçirecekleri vakitleri ve nakitleri vardır.
Türkler İstanbul'u ve Galata'yı aldıkları zaman zaten liman olan bu şehrin
meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi. 16. Yüzyıl yazarlarından Kastamonu'lu Latifi
"Tarifname-i İstanbul" adlı eserinde İstanbul meyhanelerinin
özellikle Tahtakale'de toplandığını, Galata'nın ise "serapa meyhane"
olduğunu kaydeder.
Müslüman halk genel olarak içki konusundaki dinsel yasaklara bağlıydı ama,
Müslüman olmayanların adetlerine karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayrimüslümlerin
yoğun olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve bu meyhanelerin müşterilerinin
bir kısmı kaçamak yaparak gelen Müslümanlar oluşturuyordu. Keyif için içilip
yenilen yerler olan meyhaneler de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.
Fatih'in saltanat dönemi (1451 - 1481) İstanbul'un imarıyla ve yerleşimi ile
geçmişti. Oğlu II. Beyazıt (1481 - 1512) zevk ve eğlenceye düşkünlüğü, dolayısıyla
sanatı teşvik etmişti. Bu dönemde meyhaneler fazlalaşmıştır. II. Beyazıt'ın
oğlu Yavuz Selim (1512 - 1520) sırasında meyhaneler daha da fazlalaşmış, sarhoşluk
İstanbul'da daha da yaygınlaşmıştır. Sultan Süleyman (1520 - 1566) taht'a çıktıktan
sonra içki kullanımını yasakladı. II. Selim zamanında (1566 - 1574) Damat İbrahim
Paşa ve çevresinin de teşvikiyle meyhaneler yeniden açılmış zevk ve eğlence
dönemi yeniden başlamıştır. Nitekim 7 Ekim 1573'de Müslüman mahallelerine dahi
meyhane açıldığı bildirimine karşılık bunun durdurulması için ferman çıkartılmıştır.
Saray hamamındaki bir zevk aleminde düşerek yaşamını yitiren II. Selim'den
sonra tahta çıkan oğlu III. Murat zamanında (1574 - 1595) 13 Mart 1576'da çıkartılan
ferman ile Müslüman mahallelerinde olmaması kaydı ile meyhaneler yine işlevlerine
serbestçe devam ediyorlardı.
III. Murat bu defa Müslümanların Hiristiyan mahallelerindeki meyhanelere dadandığına
bizzat şahit olunca içki yasağı koydu (14 Mart 1583). Ancak, bir süre sonra
askerlerin içki içme yasağı, askerlerin dayatmaları sonucunda kaldırılınca asker
olmayanlar da içki içmeyi sürdürdüler.
Komutan içkiyi yasakladı ve duvara "Alkol öldürür" diye yazdırdı.
Ertesi sabah, bu yazının altına bir cümle eklenmişti "Asker ölümden korkmaz".
Eremya Çelebi Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul Tarihi adlı kitabında Kasımpaşa'yı
anlatırken :
"İleride Yahudi evleri ve onların iki tarafında "oda"lar görülür.
Bu evler sahildedir ve altlarında dükkanlar vardır. Burada misafirler için balık
pişirilir ve onlara turşu ve kurutulmuş mersin ve morina balıkları ikram edilir.
Yahudi kasapları ve MİSKET ARAK'ının (Rakının) satıldığı koltuklar da oradadır."
Anlamaktayız ki şimdinin benzerleri boğaz lokantaları eskiden haliç kıyısında
yer alırmış. Ve 17. Yüzyılda rakı hem de misket üzümünden yapılma olarak bu
evlerde demcilere sunulurmuş. Büyük büyük büyük dedemiz aşağıda demini aldıktan
sonra belki de yukarıdaki odalara çıkardı.
İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere, sahiplerine, dükkanın üzerine ünvan
levhası yerine asılan tahta veya madeni kayık, kule,hançer gibi alameti farikaları,
ya da içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre adlandırılırlardı.
Söz gelimi : Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi, Kandilli v.s. Bu alametlerden bazıları
Yeniçeri ocaklarının alametleriydi. Bu meyhanelerin akşamcı müşterileri ve semtlerine
göre Yeniçeri akşamcıları "Dayı" ünvanıyla herkesten daha fazla hürmet
görürlerdi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa'dan Fındıklı ve Salıpazarı'na
kadar uzanan meyhanelerin müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul'un
baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi; uğrasalar da meyhane akşamcılarının
bulunmadığı zamanlarda ayakta içip giderlerdi. Bu meyhanelere "Gedikli
Meyhaneler" denirdi. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara "Selatin
Meyhaneler" denmeye başlandı. Meyhane gedikleri kurulduktan sonra ayak
takımının gittiği yerler "Koltuk Meyhanesi" denilen kaçak yerler,
gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin
bir kısmı ise "Kibar koltukları"ydı. Buralara evine içki sokmayan
memur ve katip takımı gelirdi.
Karısı : "Ya ben, ya rakı" demiş.
Adam hamal çağırıp rakıları yatağa taşıtmış ! ....
Ayak takımı için küçük "koltuk"lardan başka bir de "Ayaklı
Meyhaneler" vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar içki satıcılarıydı; çoğunluğu
Ermeni'ydi. Bunların dükkanı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine
ucu musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı sararlar,
sırtlarında bir cüppe, cüppe'nin iç cebinde de bir kadeh olurdu. Omuzlarına
da alamet olarak birer peşkir atarlardı. Ayaklı meyhaneler en çok Bahçekapı,
Yemiş İskelesi, Galata ve civarında dolaşırlardı. Müşterilerini gördükleri zaman
etrafı kollayacak bir bakkal veya manav dükkanına girer, kuşağının arasından
kadehi doldurup peşisıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla ısınmış içkiyi
sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş, bir üzüm tanesini
ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze yapardı. Çoğu da elinin tersiyle
ağzını silip gider, buna da "yumruk mezesi" denilirdi.
İstanbul'un gedikli meyhaneleri mutfaklarının temizliği ve aşçılarının da özellikle
balık ve et yemeklerindeki hünerleri ile meşhurdu. "Gediklilerin sunduğu
külbastı ve etli yaz türlüsünü (güveç) konak aşçıları yapamaz" denilirdi.
Gediklilerin geniş ve yüksek tavanları genelde direklerle tutturulurdu. Orta
direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu balık (sardalya) fıçısı da bu tür meyhanelerin
özelliklerinden biriydi. Tuzlu balıklar fıçılarla Malta veya Ege adalarından
getirilirdi.
Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin. Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle
kurulanıp parlatılırdı. Yerler dikkatle süpürülür, sofralar gıcır gıcır silinirdi.
Sofralarda akşamcılara hizmet eden uşaklar ve çubuktar çocuklar tertemiz giyinirlerdi.
Sofralara toprak şamdanlar koyulur, mumları dikilip hazırlanır, etrafına da
meze tabakları dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada
bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap ayaklı olup, oturma
yeri hasırdandı.
Gediklilerin tezgah başı müşterileri "dört kaşlı" denilen
ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf
kalfaları ve çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi gibi
meze ve çerezler tezgah başında sürekli bulunurdu. Rakı ve şarap önce kabaktan,
sonraları ise metalden veya camdan yapılmış "karnından işeyen" ibriklerle
sunulurdu. Müşteri meyhaneye geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki
kadehleri yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile ısınan
fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu demlenme saatler sürerdi.
Masaya müşteri oturduğunda hazır bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve
ayrıca sipariş edilen mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı.
Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye veya uskumru
dolma gönderirlerdi. Buna "unutma bizi dolması" denilirdi.
Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik
yeteneği gerektirirdi. Masalara eğilerek "yaylanmak vakti" hatırlatılır.
"Küfelik" olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet
edilirdi. Eve gitmek için küfeye ihtiyacı olmak "dut gibi olduğunun"
kanıtı olurdu.
Meyhaneci geç vakit meyhaneyi kapayıp evine gitti. Bitkin bir halde yatağına
gireceği sırada telefon çaldı. Telefondaki sarhoş sesi :
- Meyhaneci, dedi. Kaçta açacaksın meyhaneyi ?
- Yahu daha yeni kapadım. İstediğim zaman açarım. Hem açsam da seni içeri almam.
Telefondaki sarhoş :
- Ben içeri girmek değil, dışarı çıkmak istiyorum.
Samatya'dan Yedikule'ye giderken yol üzerinde solda "Safa"
meyhanesi işte zamanımıza Osmanlı'nın son döneminden, meyhane yapı şekli ve
iç düzenlemesiyle, kalmış yegane meyhane olarak hala faaliyetini sürdürmektedir.
Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının da en şiddetli uygulandığı
dönemin IV. Murat dönemi olduğunu biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi
de tarihimizin namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Yorgancı
Ahmet Efendi'nin oğlu Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı. Bu dönemde anlatılan
ve günümüze kadar gelen fıkraların çoğunda ikisinin adının geçmesi yalnızca
rastlantı olmasa gerek !.......
Sözgelimi, yine ikisinin arasında geçen sandallı fıkra, hem içkinin etkilerini,
hem de dönemin havasını yansıtması bakımından oldukça çarpıcı :
IV. Murat koyduğu yasaklara uyulup uyulmadığını bizzat kendisi kontrol etmeye
meraklı bir padişah olduğu için yine bir gün kıyafet değiştirerek bir sandala
biner. Amacı sahil şeridinde içki içilip içilmediğini kontrol etmektir. IV.
Murat'ı tanımayan sandalcı arada bir cebinden bir şişe çıkartıp yudumlamaya
başlayınca padişah sorar :
- "Nedir o içtiğin ? "
Sandalcı Bekri Mustafa'nın ta kendisidir; kendini kolay ele vermez.
- "Kuvvet şurubu" der. "Ben bundan iki yudum çekince kendimi
aslan gibi hissediyorum. Kürek çekmek vız geliyor".
Padişah tadına bakmak isteyince, Bekri Mustafa, nasılsa denizin ortasındayız,
bizi kim yakalayacak, diye düşünüp şişeyi uzatır. Padişah iki yudum alır almaz
kükrer :
- "Bre zındık ! Bu şarap. Şarap içmeyi yasakladığımı bilmiyor musun
?
Bekri Mustafa şaşırır :
- "Sen kimsin ki içkiyi yasaklıyorsun ?" der.
- "Ben IV. Murat'ım !.." yanıtını alınca Bekri Mustafa küreği kaptığı
gibi ayağa fırlar
- "Şimdi atarım seni denize, daha iki yudum aldın, kendini IV. Murat sanmaya
başladın. İki yudum daha alsan, dünyayı ben yarattım diyeceksin".